Doğru Bildiğimi Yapma Sanatı Olarak Permakültür

YAZAR:

Evren Yıldırım

Permakültür ile ilgileniyorum, hele hele giriş eğitimi veriyorum dediğiniz zaman, “Permakültür nedir?” sorusuna net bir cevap vermeniz bekleniyor.  Oysa ben bu soru karşısında hala bir süre sessiz kalıp sonra “doğru bildiğini yapmaktır” diyorum. Sonra başlıyorum hikayemi anlatmaya…

Permakültür her şeyden önce bir tasarım bilimi; hatta tam tanımıyla “etik, onarıcı sistem tasarım bilimi”.  Permakültür’ün arkasındaki felsefe şöyle tanımlanır: “Doğaya aykırı olmaktan ziyade onunla birlikte çalışma, uzun süreli düşüncesizce hareket etmekten ziyade uzun süreli özenli gözlem yapma, sadece bir ürününün peşinde koşmaktan ziyade tüm varlıklara bütün işlevleriyle bakma ve sistemlerin kendi evrimlerinin gerçekleşmesine izin verme”*. Ve benim için de bunun anlamı doğru bildiğimi yapmaktır.

Şimdi konuyu tam anlatabilmem için biraz çocukluğuma inmem gerekiyor. Merak etmeyin, hemen gidip geleceğiz. Kendimi bildim bileli insanların doğaya, kendisi dışında tüm canlı cansız varlıklara karşı tavrı beni rahatsız ve mutsuz etti. Göz alabildiğine uzanan tarlalarda yakılan anızları görünce ağlayan, bulduğum tüm ağaçlara tırmanıp dala yapışıp dala geleni gideni, yaprakları izleyen bir çocuktum. Havuzlara düşen böcekleri kurtarma çalışmaları yapardım, onlar için kaçış sistemleri kurardım. Bir büyük bana; “Doğanın bir dengesi var bazı böcekler de havuza düşüp ölmedi,” dediğinde “Havuz doğal mı insan yapısı mı?” demiştim. İnsan da doğanın bir parçası onun yaptığı da doğanın parçası olmaz mı karşılığını alınca şu anda bile içinden çıkamadığım bir takım felsefi tartışmaların içine düşmüştüm.

Sonrası çeşitli çevre kulüplerine üye olmalar, maddi ve fiziksel destek vermeler,  atık üretmemeye, zehir tüketmemeye hatta hiç tüketmek yerine türetmeye çalışmakla geçti. Ama aslında bunların hepsini bir beyhudelik duygusu içinde yaptığımı itiraf etmeliyim. Çünkü ben karanlık tarafa daha yatkın bir insanım ve ne yaparsak yapalım (radikal ve küresel önlemler alınmadıkça) insanlık için geri sayım saatinin gittikçe daha hızlı tiktakladığını düşünüyorum. İki sene öncesine kadar sabahları radyo dinleyip, evet dünyanın sonu geliyor, hiçbir şey fayda etmiyor diye düşüncelerle işe gidiyordum. Hevesim gittikçe kırılıyor ve enerjim de düşüyordu haliyle.

Aslında, daha sonra Buhrer’ın Bitkilerin Kayıp Dili** adlı kitabında okuyup öğrendiğim gibi içsel ve dışsal yaralardan muztaripmişim. Ormanların ve nehirlerin yok edilmesi, hayvanlara yapılan zulüm karşısında duyduğumuz üzüntü ve öfke, ve buna eşlik eden tam adını koyamadığımız ama yaşamın dokusuna verilen bu zararı fark etmenin acısını bedenimizde yarattığı his; bir tür kalp sıkışması gibi.

İşte bu beyhudelik denizinde, sıkışmalar içinde hala bir şeyler yapmaya çabalarken bir Mart sabahı Mustafa Fatih Bakır ve Iraz Candaş’ın verdiği PDC kursu ile yolum çakıştı. Ve daha ilk derslerin birinde şöyle söylediler “Evet dünyayı kurtaramayabiliriz ama bu doğru bildiğimiz şeyi yapmamıza neden engel olsun?”. İşte o anda ışıklar ve hafif batı müziği eşliğinde bir aydınlanma yaşadım.

Ve bundan sonra hem bu düstur hem de permakültür hayatımın bir parçası oldu.

Doğaya hükmederek değil alelade bir parçası olduğunu bilerek ve ona zarar vermeden, iyileştirerek yaşamak. Dünyayı kurtaramasam da var olduğum sürece  bir karış toprağa, bir canlı varlığa bile iyi davranmanın hiçbir şey yapmamaktan daha iyi olduğunu bilmek. Bizim de insanlık olarak ruhumuzu onarmak için ihtiyaç duyduğumuz şey de tam olarak bu.

Bu hissiyatla artık daha fazla ne yapabilirim, ne öğrenebilir ve öğretebilirim, nasıl daha fazla fayda sağlarım diye bakmaya başladım. Ve yine permakültür bana pek çok şey öğretti, yepyeni kapılar açtı: toprağın altının ve üstünün bir bütün olduğunu, nasıl toprak yapabileceğimi, nasıl su toplayabileceğimi, doğadaki mükemmel ilişkiler ağını ve muazzam çeşitliliği, doğayı (en büyük öğretmeni) nasıl taklit edebileceğimi öğretti. Kendimi ve çevremi beslemek için bir gıda ormanı yapabileceğimi biliyorum artık; az şey mi…

Özetle beni yaşadığım dünyaya yaklaştırdı. Yaklaştıkça ona daha ait ve daha huzurlu hissettim. Ve bana doğaya ve dolayısıyla kendime yardımcı olabilmem için gerekli bilgiyi ve enerjiyi sundu. Bana açtığı yolda çok güzel insanlarla tanıştım, çok güzel kitaplar okudum, doğaya, hayata daha fazla dokundum.

İşte bu yolculukta tanıştığım iki güzel insan Burcu Arıkan ve Buket  Atlı ile beraber permakültürü anlatmaya başladık.  Sizlerde permakültüre giriş kursuna gelip permakültür nedir öğrenmek ve doğru bildiklerinizi ve enerjinizi  hep beraber paylaşmak isterseniz 24-25 Şubat’ta görüşürüz belki!

Permakültüre Giriş Kursu

Permakültür, insani ihtiyaçları karşılarken çevreyi sömürmek, yok etmek yerine onu besleyip onaran ve bu sayede devamlılığı olan sistemler yaratmayı amaçlayan etik temelli bir tasarım bilimidir. 23-24 Aralık'ta düzenlediğimiz Permakültüre Giriş kursumuzda permakültürün temel ilkelerini konuşurken bir yandan da ahenkli toplum olmayı yeniden hatırladık. Kokopelli Şehirde ev sahipliğinde gerçekleştirilen eğitimde şehirde permakültür uygulamalarını yerinde görerek neler yapabileceğimizi konuştuk. Eğitmenlerimiz ve tüm katılımcılarımızla birlikte dolu dolu geçirdiğimiz iki günün ardından ilhamlandık, umutlandık…Teşekkürler Buket Atli Evren Yildirim Burcu Arikan Emre Murat Varlık video credit: Oscar Durand

Kokopelli Şehirde paylaştı: 29 Aralık 2017 Cuma

 

 

* http://permacultureturkey.org/

** Stephan Harrod Buhrer, The Lost Language of Plants, 2002

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir