Karavan ile Bir Balkan Yolculuğu

Pudu'nun diğer maceraları için instagram hesabı puduvan_on_the_road'u takip edebilirsiniz.

Yolculuk biteli epey oldu, yılı bitirmeden, notlar tarihe gömülmeden ortaya çıkarmaya karar verdik.

Bu bir karavan, bu bir Puduvan macerasıdır baştan sona…

Hatta Puduvan’ın ilk yurt dışı yolculuğudur.

Karavanımızı yapmış olmanın yorgunluğu ile atıverdik kendimizi yollara. Karavan yapımı ile ilgili ayrı bir paylaşım yapmak anlamlı olur, çünkü uzun bir hikayesi var.

Yatağımızı nasıl yaptık… Yatak önemli, hem rahat olmalı, hem açılır kapanır olmalı ki kaldırıp duş alanı yaratalım 🙂

 

Mutfak önemli, ocağımız ve lavabomuz hazırdı yolculuğa…

Ancak kısa yoldan diyebiliriz ki, geçen kış çoğu haftasonunu karavan için malzeme seçmek, biçmek, kesmek, monte etmek, beğenmeyip demonte etmek, yeniden monte etmekle geçirdik.

Puduvan yapım aşamasında düşünen Özgür 🙂

Çok şey öğrendik, tavan kaplamasından, duvarlara, kumaş kaplı dolap projesinden, su deposuna!

Hazırız dediğimiz an!

Zor mu evet zor, güzel mi hem de çok! Biz pek çok şeyi kendimiz keşfetmek zorunda kaldık, meraklıları ile sürecimizi paylaşmayı da çok isteriz. Bize özelden yazın ki buluşalım, konuşalım, aktaralım, sizden de öğrenelim ne güzel olur.

Karavan ile ülkeler arası seyahat ederken hazır bulundurmamız gereken evraklar neler?

Yolculuğumuzu 1 ay olarak planlamıştık. Seçimde oyumuzu kullandığımız gibi düşecektik yollara ki, öyle de oldu sayılır. 24 Nisan’da tekeri döndürdük.

Pudu’nun yurt dışına ilk çıkışı idi, neler yapmamız gerektiğini araştırdık. Olay çok basit, gideceğiniz ülkelerde geçerli yeşil kart sigortasını yaptırıyorsunuz. Bu olmadan sınırları aşmanız mümkün değil. Pudu için 1 aylık sigorta bedeli 184 Euro tuttu (2017 Nisan verisidir) Prim bedeli seyahat süresine göre belirleniyor. Uluslararası ehliyetiniz ile araç ruhsatınızı da cebinize koydunuz mu tamamdır. (Ek bilgi : Yeşil Kart Sertifikası Türk Hükümeti’nin de imzaladığı 1959 tarihli Strasbourg Anlaşması çerçevesinde yeşil kart sistemi dahilindeki ülkelere Mali Mesuliyet Poliçesinin uluslararası uzantısı şeklinde kaza mahalli ülke mevzuatı ve limitleri dahilinde teminat veren yeşil renkli ve uluslararası tek bir formatla düzenlenen bir belge. Şu an sisteme dahil 47 ülke var. Kaynak: http://www.tmtb.org.tr/)

Rota ilk başta Fransa idi, yola çıkıp hızlı bir şekilde Paris’in kuzeyinde bulunan Rouen’a gidecek, dönüşümüzü yavaş yavaş geze geze yapacaktık ki,  2.878 km’nin bir karavan ile 4-5 günde alınmasının ne kadar yorucu olabileceğini öngörememişiz. Matematiksel olarak çok yapılabilir geliyor, her gün İstanbul-İzmir arası gidilir canım, ne var ki bunda diyorsunuz ve aldanıyorsunuz. Gurbetçilerin hızla gelip gitmelerine kandık galiba 🙂

Nedenlerine gelince;

  • Karavan ve binek araba arasındaki hız ve konfor epey farklı,
  • Otobanların kalitesi ülkeye göre çok değişiyor. Örneğin çok sevdiğimiz, bayıldığımız Makedonya yollarında fenalık geçirmemek imkansız, yolları çok bozuk,
  • Ülkelere girerken epey vakit kaybettiğiniz gibi, giriş kadar olmasa da çıkarken de oyalanıyorsunuz, evrak işi var sonuçta,
  • Ruhunuz daralıp otobandan çıktığınız anda manzaranız müthiş oluyor fakat ortalama hızınız epey geriliyor, otobanda sebat etmek -tırlarla yolculuk etmek – çok da bize göre değilmiş,
  • Karavanla yolculukta yemeğimizi de yaparız demek hem alışverişe hem de yemek yapmaya ve bulaşık yıkamaya da vakit ayırmanız anlamına geliyor,
  • İşte bunlar aklımıza gelmeyen zaman kayıplarından sadece birkaçı 🙂

Tam sırası gelmişken şunu ekleyelim ki, bu bir tatil aktivitesi değildi. Çünkü Özgür’ün işleri devam ediyordu ve haydi acil bir e-mail geldi, sağa çekip ona cevap ver ve devam et durumu vardı.  Fedakarca gündüz araba kullanıp çoğunlukla gece olacak şekilde tasarım mesaisine devam ettiği için epey yorucu oldu. Velhasıl Sırbistan’a vardığımızda kararımızı verdik ki, biz Fransa’ya uçarız, dönüşte Balkanları Pudu ile ağır ağır mis gibi gezeriz, dedik ve öyle de yaptık. Uygun uçuş arayışı için Belgrad Havaalanı’na gidip havayollarının tek tek kapısını çaldık. 1 Mayıs tatili nedeniyle uçak biletlerinin fiyatı çok yükselmişti ne yazık ki. Yazımızda THY ve Atlas havayollarının yöneticilerinin yardımını belirtmeden ve teşekkürlerimizi iletmeden geçmeyelim. Onlarla uçmadığımız halde çok yardımcı oldular. Sonuçta Zagrep-Paris uçuşunu organize edince eşyalarımızı ve Pudu’yu  Zagrep Havaalanı’na park edip 10 günlük Rouen ve Paris seyahatimize konsantre olduk.

Pudu bizi bekledi, beklerken de çok fena bir otopark ücreti hediye etti 🙂

Rota :
Türkiye’den İpsala’dan çıkış, Yunanistan, Makedonya, Sırbistan, Hırvatistan, arada 10 günlük Fransa (Rouen ve Paris) molası ardından Hırvatistan’dan yola devam, Bosna Hersek, Karadağ, Arnavutluk, Makedonya ve Yunanistan ile 9 ülkeye ve hatta Türkiye’yi de sayarsak 10 ülkeye giriş ve çıkış yaptık, bu demek oluyor ki gidiş ve dönüş yolculuğumuzda 20 kez gümrük işlemine maruz kaldık, eh epey yorucu olduğunu baştan söyleyelim!

Sınır geçişlerinde durum:

Evinin kapılarını sürekli sınır polislerine açmak demek oluyor ki, güzel bir duygu değil, ama elden birşey gelmiyor. Neyse ki çok şanslıydık, hiç içeri girilmeden, köpek ile kontrole gerek duyulmadan, olabildiğince nazikçe atlattık tüm süreçleri. Biri dışında! Onu da anlatmakta fayda var, gideceklere yol gösterici olabilir. Sırbistan biraz karnımızı ağrıttı doğrusu. Sınırda epey bir zaman geçirdik, dev bir x-ray cihazından geçmek zorunda kaldı Puducan, biz dışarda neler oluyor yahu şeklinde birbirimize bakışarak hafif gergin anlar yaşadık. Çok da safız, her polise “biz yaptık karavanımızı” diye anlatmaya başlıyoruz, onlar da “yaaa bu tavan kaplamalarını nasıl yaptınız” şeklinde sorular yöneltiyorlar 🙂 Sonuçta karar verici karşınızdaki bir çift göz… Şüpheleniyorum dese karavan içindeki yaklaşık 12 dolabı boşaltabilir, buzdolabındaki yiyeceklere el koyabilir ve hatta daha ileri gidebilir diyelim ve burada bırakalım. Sanırım şeffaf ve açık sözlü olunca kapılar kendiliğinden açılıyor, bizde öyle oldu. Peynir, bal, sucuk var mı diye soran Hırvatistan polisine, sucuk yok ama peynir ve bal var,  ama şu kadarcık deyip göstermeye kalktığımızı hatırlıyorum da, tatlı anılar hep bunlar… Sürpriz sorulara hazır olmakta yarar var.

Karavan seyahatinde yanına almanız gerekenler:

Karavan yolculuğunun en vazgeçilmezleri; olmasalardı olamazdık diyeceğimiz iki T’yi açıklıyoruz:

Tomtom ve Tuvalet !

Tomtom ile arkadaşlarımızla gittiğimiz son İtalya seyahatimizde tanışıp, yazmıştık aklımıza ve alınacaklar listemize. Ne iyi etmişiz. Navigasyon dünyasında iyi bir seçenek olduğunu vurgulamak istiyoruz. Yoksa 4 bin küsur km yolu bu kadar hatasız ve sorunsuz almamız olası değildi. Sürekli güncellenen yol durumu ile –arada yeni yolları bilmiyor haklı olarak 🙂 – doğru sonucu verme olasılığı %90’lar seviyesindeydi diyebiliriz kabaca. Kalan %10’da da mahvolmadık doğrusu, o da yolculuğun tadı tuzu, anısı oldu.

Tuvaletimiz ise karavan ve teknelerde tercih edilen kasetli bir model, bize epey konfor sundu. Karavan kamping’lerde sıklıkla kullanıldığını görüp, doğru seçim yaptığımızı bir kez daha teyit etmiş olduk. Temizleme olayı da yurt dışında daha kolay sayılır. Zira benzincilerde ve dinlenme alanlarında bu tuvaletlere özel temizleme alanları sıklıkla karşımıza çıktı. Ülkemizde henüz mevcut olmayan bir hizmet bu ne yazık ki…

Olsaydı hastalanmazdık diyeceğimiz:

Siz siz olun, Mayıs geldi havalar ısındı nasıl olsa, yok canım ne üşüyeceğiz diye havalara girmeyin. Biz girdik. İlk günden de hastalandık!

Üstünden zaman geçince gülüyor insan, ama yolculuk halinde hastalık işi zor. Daha İpsala’dan çıktık, Yunanistan Alexandrapoli’de bir deniz kenarında geceyi geçirdik, anında boğaz iptal!  Hafifçe serin olur falan da değil, buz gibiydi buz! Güzel bir ders çıkardık bu durumdan, demek ki neymiş Haziran, Temmuz, Ağustos ayları dışında karavan ile yolculuklarda ısıtıcıya ihtiyaç varmış. Arabayı kullanırken ısınan hava uzun süreli olmayıp, ortam epey soğuyormuş. İlk iş havalar soğumadan alınacaklar listesinin başında “webasto” yu eklemek oldu.

Balkan ülkelerinde otoyolların durumu ve otoyol ücretleri ne seviyede? 

Yunanistan’ın yolları eskimiş, biraz bakımsız kalmış sanki. Sırbistan ve Hırvatistan yolları ise gayet iyi ve otoyol ücretleri de epey tuzlu diyebiliriz. Makedonya’da yol durumu epey vahim, Arnavutluk ise olumlu yönde bizi şaşırttı. Karadağ malum, dağların arasından daracık yollardan geçiyorsunuz, Karadağ-Arnavutluk geçişi ise epey enteresan. Sahilden giderken birden oldukça dar bir yoldan saplanıyor, bağlık bahçelik köyden hallice bölgelerden geçiyorsunuz. İki kez hem Tomtom hem de telefondaki navigasyonlardan kontrol ettik, bu işte bir yanlışlık olmalı, iki ülke arasındaki yol bu kadar kötü olamaz diye,  sonuç oluyormuş. Çare yok, yola devam…

Otoyol ücretleri ile ilgili şöyle bir fikir verebiliriz:

Sırbistan ve Hırvatistan’da el yakıyor. Ciddi pahalı. İki ülkede de, çok da uzun olmayan mesefeler için (Yunanistan’da 5-6 euro’ya karşılık) yaklaşık 30’ar euro verince otobanı terketme ve çevre dostu yollara dönme kararı aldık. Yani bu işin matematiğinde öngörmediğimiz bir de bu çıktı karşımıza. Yollar düzeldikçe ve Avrupa’ya yaklaştıkça yol ücreti epey artıyor, bu da bilgi amaçlı yazımızda bulunsun istedik. Bütçe yaparken sadece yakıtı düşünüyor insan haliyle…

Balkanlarda karavan kamping konaklama fiyatları :

Hep güzel, hep temiz, hep rahat. Fiyatlar makul, gecesi 25 Euro’lar civarında. Tabi seyahatimiz yüksek sezon değildi, onu da belirtmiş olalım, Temmuz ve Ağustos’ta fiyatlar artıyor olabilir kontrol etmekte fayda var. Bizim su depomuz ve güneş panellerinden elektriğimiz olduğu için çok da mecbur kalmadık kamping’lere.  Ama kaldıkça da sevdik, çamaşırlarımızı yıkadık, hamam sefası yaptık pek güzel oldu.

Kamp Zagrep bir karavan cenneti…

Kamping dışında karavanda kalmak güvenli mi?

Karavandaki 6 adet nazar boncuğu işe yaramış olmalı! Şaka bir yana güvenlik anlamında bir talihsiz an dışında birşey yaşamadık. Saraybosna’da sokakta futbol oynayan çocukların el marifetleri ile cepten bir telefonumuz sonsuzluğa gitti diyelim. Biraz dikkat edilebilir bu bölgede, daha sonra benzer olayları duyduk dostlarımızdan. Bunun dışında karavanımıza ne bir taciz, ne yan bakma, ne de rahatsız olacağımız bir durum ile karşılaştık. Kamping dışında konaklama da yapılabiliyor. Yolculuğa çıkmadan önce bu konuda ben epey endişeliydim ve sadece kamping’lerde uyuruz diye tutturmuştum 🙂 Fakat hiç düşündüğüm gibi olmadı, karavanımızı yol kenarına çekip huzurlu mu huzurlu bir sürü gece geçirdik.

Sular seller gibi geçti gezimiz güvenlik anlamında, şükrediyoruz.

Bir not : Aracımız Ducato olduğu için şehire girmesinde ve park etmesinde problem çıkmıyor. Farklı modeller için durum değişebilir.

Ve en keyifli bölüm, gezinin yıldızları, kısa kısa…

Zagrep

Zagrep’te çok uzun vakit geçirmedik. Kısa ziyaretimizde şehrin ortasındaki devasa Maksimir Park’ın bizi çok etkilediğini söyleyelim. Avrupa’nın hatırı sayılır şehir parkları arasında yer alıyor Maksimir Park, içinde bir de hayvanat bahçesi var.

 

Parka öyle hayran kaldık ki, her köşesini kaydetmek için telefonumuz elimizden düşmedi 🙂

Park açık hava bir sanat galerisi gibi aynı zamanda.

Kamp Zagrep ilk karavan kamping deneyimi yaşadığımız yer olduğu için de pek özel bizim için 🙂

Göl kenarında kurulu, çok büyük olmayan, butik bir kamp alanı. Temizlik ve bakımı 5 yıldızlı oteller seviyesinde, çalışanlar güler yüzlü, içindeki mini restoranı da leziz yemekler sunuyor. Çok öneriyoruz.

Göle nazır okuma köşesi 🙂

Kuzenim der ki, 20 küsur yıl önce araba ile Avrupa gezisine çıktığında burada kalmışlar. O zaman daha ilkelmiş koşullar tabi ama güvenlik, doğa ve güzel duygular hiç değişmemiş.

Kamp Zagrep’ten ayrıldıktan sonra yolda karşımıza çıkan sürpriz bir güzellik karşısında hemen bir mola verdik. Bir nehir üzerine kurulmuş, bir sürü su değirmeninden oluşan eski bir yerleşim yeri, şu anda turistik bir bölgeye dönüşmüş.

 Yolda Rastoke Village’te bizi durduran manzara…

 

Böyle bir bir yer bulmuşuz hiç kaçırır mıyız?! Anında masa hazırlanır…

Hırvatistan seyahat notları…

Plitvice National Park

Kitabi bir giriş yapalım, Hırvatistan’da 8 National Park var, 4 ü sahile yakın 4’ü de içerde dağlık bölgede. Ülkenin doğal zenginliği ve güzelliği dillere destan diyebiliriz. Biz de Unesco tarafından korunan Plitvice’i gözümüze kestirdik. İşin doğrusu önceden araştırıp mutlaka görmeliyiz dediğimiz bir yer değildi. Fakat parkta tüm gün (8-9 saat) geçirdikten sonra diyebiliriz ki, sadece bu parkı görmek için bile Hırvatistan’a gidilir, gidin! Farklı seviyelerde 16 irili ufaklı göl, göllerin çoğunun rengi muhteşem bir turkuvaz, her yerden şelaleler dökülüyor ve siz gezerken çıldırıyorsunuz.

Parkura enerji ile başlamak için kırmızı meyvelere hücum!

Parkı gezmek için ziyaretçilere alternatif rotalar öneriyorlar. Kalabileceğiniz süre ve yürümek istediğiniz mesafeye uygun olan rotayı seçip başlıyorsunuz maceraya. Biz bir gün önce akşam internetten araştırma yaparken bir blog’da önerilen H rotasını seçtik ve çok sevdik. Doya doya parkın tadını çıkarttık, bir gününüz ve doğal park motivasyonunuz varsa bu rota çok ideal…

H rotası demek tüm gün sürecek bir yolculuk demek, dikkat…

Az vaktiniz varsa ve çok yorulmayalım diyorsanız farklı bir rota seçmenizi öneririz. Parktaki işaretlemeler başarılı, kaybolma riskiniz yok. Araçları parka almıyorlar, aracınızı otoparka bırakıyorsunuz, otopark ücreti makul. Sonra içerde seçtiğiniz rotaya uygun olarak trene benzer otobüsleri ve tekneleri kullanarak, aralarda uzun uzun yürüyerek ve mini molalar vererek mükemmel bir deneyim yaşıyorsunuz.

 

Yiyecek içecek mekanları çok kalabalık ve yemekler pek matah değil. Biz piknik sepetivari bir ufak çanta ile işi çözdük. Yanınıza sandviç, su, enerji yiyecekleri alırsanız uzun kuyruklara girmenize gerek kalmaz. Evet yanlış okumadınız, uzun kuyruklar… Öyle çok ziyaretçisi var ki arada yürüyüş parkurlarında fotoğrafseverlerin duraklaması ile yaya trafiği bile oluşabiliyor. Ama gezdiğiniz yer öyle inanılmaz bir cennet ki, seve seve katlanıyorsunuz.

Ahşap yürüme parkuru doğayla çok uyumlu…

Her yerden şelaleler akan bir cennet düşünün…

Bilet fiyatı mevsime göre değişiyor, Nisan ayında gittiğimizde kişi başı 110 kuno verdik, bu da yaklaşık 15 euro’ya karşılık geliyor. İki günlük bilet fiyatı biraz daha indirimliydi, böyle bir seçeneğiniz varsa değerlendirmenizi öneririz.

Yine de Plitvice yani orijinal adıyla Plitvicka’nın web sitesini burada paylaşalım, güncel bilgileri edinmeniz için ihtiyacınız olacaktır.

http://www.np-plitvicka-jezera.hr/en/

Karavancılar için ek bilgilendirme de yapalım. Bu park bölgesinde iki güzel kamping var. Korana ve Borje. Biz Borje’de kaldık, çok da sevdik.

Pudu’nun su deposunun tamir edildiği anlardan… 

 

Nefis kahvaltılara… Kamp Borje anıları…

Karavansever Avrupalıların bu bölgede epey dolaştıklarına da tanık olduk. Oldukça büyük bir kamping Borje, sezon dışı olduğundan tesislerinin bir bölümü açıktı. Ama çamaşır yıkama opsiyonu bile faaldi, yine temiz ve bakımlı bir kamp alanı daha…

2016 yılında Avrupa’nın en iyi seyahat bölgesi olarak seçilen Zadar…

İtiraf edelim biraz tesadüf oldu Zadar’ı gezi programına almamız. Plitvice National Park’tan sonra Split vardı programımızda ve arada bir Zadar’ı da görelim diye Tomtom’a götür bizi Zadar’a dedik. Ve gezinin en’lerinden birine gidiyor olduğumuzun pek farkında değildik.

Zadar Adriyatik kıyısında sevimli bir şehir. Eski Şehri’ni çok estetik bulduğumuzu söyleyebiliriz. Akşamları da yeme içme ve eğlence mekanları ile çok genç ve hareketli!

Çok az kalırız derken, deniz dalgalarının sesini kullanarak müzik yayan dev Sea Organ’ı görünce, daha doğrusu kulağımızı dayayınca mest olup bir gece daha kalmaya karar verdik. Eşsiz müziği dinlemek için videomuz aşağıda…

Güneşin ve tasarımcının ortak mahareti… 

Gün batımı ile ünlü bir şehir Zadar, Greetings to the Sun mimari harikasıyla bu olay daha eğlenceli hale gelmiş. Güneş panellerinden oluşan bir alan gün batımından sonra çocukların ve yetişkinlerin renkli ışıklı paneller üzerinde dans ettiği bir piste dönüşüyor. Bütün gün güneş ışığını içine hapseden paneller hava kararırken renkten renge dönüşüyor, nefis! Sea Organ ve Greetings to the Sun’ın yaratıcısı aynı kişi; mimar Nikola Bašić, büyük bir iş çıkarmış ve şehre çok değerli iki eser kazandırmış.

Ege midyesi ile yarışır lezzette !

Dalgaların sesini dinliyoruz birlikte…

2016 yılında Avrupa’nın en iyi seyahat bölgesi olarak seçilen Zadar görülmeye değer diyoruz.

Bosna Hersek seyahat notları:

Zadar’ın ardından planımız Split’i görmekti. Otoban tabelalarının gazabına uğrayarak koskoca Split’i kaçırdığımızı 40 km sonra farkettik! Geri dönmeyip rotamızı revize ederek yönümüzü Mostar’a çevirdik.

Mostar’a giderken hızla uğradığımız Pocitelj, Osmanlı Dönemi’nden kalan cami ve hamamı ile görülmeye değer minik bir köy…

Saat kulesinde artık saat yok, Özgür kulenin tepesine tırmanarak görüntüyü saat boşluğundan aldı.

 

Yağmurlu bir günde Mostar…

Hayatın durduğu mekanlar…

Sokakların hüznü…

Mostar köprüsü ve çarşısını yağmurlu bir günde gezdikten sonra Saraybosna’ya gitmek için yollara düştüğümüzde yolun çetin ve virajlı olduğunu görünce gece bir kasabada konaklamaya karar verdik. O anda sevimli Jablanica karşımıza çıkıverdi.

Savaş tren yolunu yıkar ve o haliyle müzeye çevrilir.

Akşam olmuştu ve gözümüz boşnak böreği arıyordu. İngilizce bilmeyen tatlı teyze ile anlaşmak için epey zorlandık önce, sonra bir müşteri yardımıyla iletişimi kotardık. Baştan sona Bosna Hersek topraklarında yediğimiz en güzel boşnak böreği olacağını bilseydik sanırım daha çok yerdik 🙂

 

Boşnak böreği odun ateşinde pişerse nasıl olur, bir düşünün…

Ocakta, odun ateşinde pişmesinden midir, etinin lezzetinden midir, bizim açlık derecemizden midir bilmiyoruz fakat aklımızda böreği ile yer etti Jablanica ! Özelliği 24 saat açık olması, bizdeki sokak dürümcüleri gibi yoğun çalışması ve çalışanlarının tümünün kadın olması idi. Boşnak böreğinin ailemizdeki duayeni rahmetli babaannemin hem çok çalışkan hem de çok güçlü olmasını atalarından ve topraklarından aldığını burada hissettim diyebilirim.

Gelelim hüzünlü ve gri şehir Saraybosna’ya.

Ne yazık ki çok yakın tarihte yaşadığı savaşın izlerini fazlasıyla taşıyor. Sadece binalarında ve mezarlıklarında değil, insanların umutsuz bakışlarında… Şehrin içinden akan nehrin kirli sularında…

Her biri ayrı hikaye…

Ülkenin ekonomik durumunun sıkıntılı olduğu ortada. Üzerinde Saraybosna-Konya yazan tramvayları görünce heyecanlanıp atladık, bir de ne görelim.

Mevlevi görseli iyi güzel de, içindeki döşemesi yırtılmış koltuklar derin üzüyor.

Aracın içi eskilikten harap ve bitap! Yanımızda oturan Bosnalı kıza araçtaki Türkçe uyarı yazılarını sorduk ve hikayeyi öğrendik. Araçlar çok yakın zamanda Türkiye’nin hediyesi olarak yardım amaçlı gönderilmişler. Fakat elden geçmeden ve tamir edilmeden, oldukları gibi gönderilmelerinin çok hoş karşılanmamış olduğunu sohbet ettiğimiz kızın bıyık altı tebessümünden anlıyor ve üzülüyoruz.

Avm’ler, kafeler, Bosna’nın yaşayan yerleri…

Sokakta rastlayıp gezdiğimiz Bosnalı fotoğraf sanatçısı Tarık Samarah’ın Galerija 11.07.95 Srebrenica kalıcı sergisine de yolunuzu düşürmenizi öneriyoruz.

Savaşın ardından mezarlıkların açılıp DNA araştırmaları sonucu kimlik tespitlerinin yapıldığı sürece tanıklık eden sanatçı “Eşim ve ben bu dönemi yaşarken nefret beslememeyi başardık, bundan kendimizi koruduk.Çünkü sevginin iyileştirici gücüne inanıyoruz” diyor.

Eternal Flame – II. Dünya Savaşı’nda kaybedilen sivil ve askerler için yapılan anıt 6 Nisan 1946 günü açılmış ve ateş o günden bugüne hiç sönmemiş.

Bosna’da yeme içme önerileri:

Bosna’nın ünlü kuru eti ve peynir çeşitleri için Gradska Trznica’ya uğramadan geçmeyin.

 

Cevabi köfte paylaşmasak olmazdı 🙂 Tavsiye üzerine Petika’da yedik, beğendik.

 

Yine bir gün Balkanlarda dolanıyoruz 🙂 Saraybosna dönüşü bizim Tomtom’un sözünü dinleyip alternatif bir rota denedik, dağların arasından inişli çıkışlı çok da kolay olmayan bir yoldu diyebiliriz. Hatta yolun başlarında dırdırlandık, bu Tomtom’a da güven olmuyor da, bizi nerelere getirdi de. Fakat bizi Sutjeska National Parkı’nın kıyısından dolaştırdığı için sonra çok müteşekir kaldık.

Seyahatimizin en’lerin biri bu andı…

Doruklara yakın kahvemizi içtiğimiz noktadan dünyanın en tepesindeyiz ve gezegende başka da kimseler yok hissi çok güzeldi… Biraz konfor alanımızdan çıkmak yeni sürprizler doğuruyor ki, seyahatin ruhunda da bu yok mu zaten… Daha fazla konfor mu, daha fazla deneyim mi?

 

Bir anda deli boşalan bir yağmur…

Pudu halinden çok memnun…

Doğayı her haliyle kucaklıyoruz !

Dubrovnik

Çok turist alan bir şehir olduğu için Dubrovnik taşıdığı yoğunluk nedeniyle biraz yorulmuş diyebiliriz. Elbette ki Ortaçağ’dan günümüze kadar korunan surlarla çevrili eski şehir (old city- stari grad) çok etkileyici. Surların etrafında yürüyüş yapabileceğiniz bir tur alabiliyorsunuz, ücretli bu turu almasanız da küçücük daracık sokaklarında rahatlıkla kaybolabiliyorsunuz.

Gün batımında ışık binaların arasında dans ediyor.

Restoranların ve mağazaların müşteri bulmak için rahatsız edecek derecede çılgınlaştığını görüp şehir içinde çok vakit geçirmeyi tercih etmedik.

Solitudo’da kamp alanından denize bisiklet ile 2-3 dakikada inebiliyorsunuz.

Kamping alanımız olan, Eski Şehre çok yakın ve otobüsle ulaşımı olan Solitudo’da denize girip, dinlenmeyi daha çok sevdik. Genel olarak kamp fiyatları 25 Euro’lar civarındayken, turizmin gelişmesi buradaki fiyatları da yükseltmiş, sezon dışı olduğu halde geceliği 40 Euro gibi bir fiyat ödedik. Fakat denizi güzel, çok büyük olmasına rağmen sessiz ve huzur dolu bir kamping seçtiğimiz için de mutlu ayrıldık, kampseverlere öneriyoruz.

Karadağ

Özgür Karadağ Kotor’a daha önce gitmiş. “Tahmin edemeyeceğin kadar dar yollardan geçeceğiz” dediğinde gözümde canlandırmaya çalıştım ama pek başaramamışım. Bahsi geçen yola girdiğimizde yaşadığım hayret dolu anları ve dumurumu anlatamam. Fakat ne şahane… Fakat ne masalsı bir şehirsin sen Kotor…

Turistik olmaya daha yeni başlıyor, bu nedenle fazla geç kalmadan görmekte fayda var.  Dubrovnik’in turist avına çıkmış esnafı ile karşılaşıp, bozguna uğrayınca Kotor ilaç gibi geldi.

Kotor’u yukarıdan en iyi gören mekan bir şapel.

Eski şehre girişte dağıtılan bir harita ile tüm sokakları rahatça gezebiliyor, haritada işaretli ve anlatılan binaları tanıyabiliyor, kendi kendinizin rehberi olabiliyorsunuz. Bundan lüks daha ne olabilir ki!

Karadağ’da Herceg Novi ve Bar iki küçük ve sevimli kasaba. Birine Kotor öncesi diğerine Kotor sonrası uğrayıp kahve ve yemek molası verdik. Arabalı bir gezi yapıyorsanız kısa da olsa Herceg Novi limanına inmenizi, Bar’ın sokaklarında dolaşmanızı öneririz.

Bar’a uzaktan bir bakış…

 

Ve tabi yoldan geçerken Sveti Stefan…

Hazır yeri gelmişken bir sınır maceramızı paylaşalım burada. Karadağ’dan Arnavutluk üzerinden Makedonya’ya geçeceğiz. Arnavutluk gece kalmayı planlamadığımız tek ülke. Bizim Tomtom’a güvendik, yollardayız. Bizi çok acayip topraktan hallice fena yollara sokunca bu kez de Google’a başvurduk. Sonuç değişmedi! Aklımızın alamayacağı bir yoldan, meyve ağaçları ve serpiştirilmiş evlerin tozlu topraklı sokaklardan geçerek sınıra ulaştık. Karadağ’dan çıkış yaptık, tabi haliylen Arnavutluk’a giriş kapısını bekiyoruz. Kapı yok! Yahu bu bir karabasan mı… Koca bir delikte kaybolduk da haberimiz mi yok. Biz şimdi hangi ülkedeyiz diye saçmalamaya başlamışken orta yaş üstü bir motorcu çifte sormaya karar verdik. Siz çıkabildiniz mi işin içinden diye… Meğerse iki ülke kapılarını birleştirmiş, tek noktada hem giriş hem çıkış yapmışız farkında değilmişiz. Maliyetleri düşürmek için artık ülkeler de ortak hareket etmeye başlamışlar diyerek bunu da bir anı olarak kayıtlarımıza aldık.

Arnavutluk’ta konaklamadığımız ve sadece geçiş yaptığımız için ülke ile ilgili çok bilgi sahibi değiliz. Ancak yeni yüklü bir yatırım ile yollarının yenilendiğine tanık olduk, bu önemli bir bilgi bizce. Yenilenen yollar navigasyonda patlıyor, bu nedenle dikkatli olmakta yarar var. Ayrıca yollarda sebze, meyve satan genç kadınlar, çocuklar şakır şakır İngilizce konuşuyorlar, bu da bizi şaşırttı epey. Şahane birşey, çünkü alışveriş hem kolaylaşıyor hem de iki sohbet ile zenginleşiveriyor. Nefis domatesler, zeytinler, meyveler aldık ki hepsi ayrı leziz…

Arnavutluk’un sepeti iyi dediler, geldik!

Koskoca Balkan gezisinden evimize götürdüğümüz tek eşya da, evde soba yanına odun koymak için aldığımız sepet! Eminönü’nde bile çok pahalıya satılan sepetlerden, hiç pazarlıksız çok uygun bir fiyata aldık. Bu durumda Arnavutluk’u unutmamız nasıl mümkün olabilir ki 🙂

Makedonya (Bitola)

Makedonya’nın yeri ayrı ve biraz torpilli olduğunu söylememiz lazım. Çünkü Özgür’ün dedesi de bu topraklarda doğmuş. Daha ilk anda, gümrükte tatlı bir sohbet ile ülkeye girdik ve kanımız kaynayıverdi. Amaç Bitola’yı (yani Manastır) görmek olsa da Ohrid Gölü’nden başladık Makedonya gezimize. Çok ama çok sevdik Ohrid’i.

Evleri, bakımlı bahçelerine hayran kalıp, çiçeklerle süslü sokaklarında kaybolduk. Yağmurun sakin sakin yağdığı bir gündü. Sokak satıcılarının tentesine sığınıp, Ohrid incisi satın alarak Osmanlı’dan bugüne Makedonya’yı bile konuştuk 🙂

Ohrid Gölü’nde gezinti teknelerinin kaptanları müşteri bekliyor.

 

Hızlı bir Ohrid turunun ardından Manastır’a doğru yola koyulduk. Manastır yani Bitola da küçük ve güzel bir şehir.

Şimdi bizi önemli bir görev bekliyordu. Görev demek belki çok doğru değil ama Özgür’ün dedesinin okuduğu İdadi’yi, yani liseyi bulmak ve anne ve babasıyla görüntülü bağlanıp onlara da göstermek istiyorduk. Önce Atatürk’ün okuduğu Askeri İdadi’yi gezdik ardından sora sora Bağdat bulunur mottosuyla sokaklara döküldük. Birkaç esnaf,  yoldan geçen İngilizce bildiğini tahmin ettiğimiz kişilerin yönlendirmesi ile okulu bulduk cidden.

 

 

 

Özgür’ün dedesinin okulunu tadilatta bulduk. Daha uzun yıllar bu binada eğitim sürecek demek ki…

Okulun girişine geçmişte idarecilik yapmış kişilerin fotoğrafları asılmış.

Hala ayakta, hala hayatta yani eğitim devam ediyor ve bina müthiş! Tadilat olması sebebiyle biraz şanssızdık, binanın önü giydirilmişti ve iskeleler vardı, yine de İzmir’e bağlanıp görüntüleri ve duyguları aktarmayı başardık sanıyorum. Güzel okulmuş vesselam…

Yunanistan’dan 24 Nisan’da çıkmıştık, yine İpsala’dan Türkiye’ye 23 Mayıs’ta giriş yaptık. Yeşil kart sigortamız bir aylıktı, tepe tepe kullanmanın mutluluğu, kazasız bir yolcuğun huzuru ile köyümüze döndük. Darısı yeni yolculuklarımızın başına!

Pudu’nun diğer maceraları için instagram hesabımız puduvan_on_the_road’a bekliyoruz!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1 Yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir